Güç, doğru dozda alındığında bir sorumluluktur.
Ama fazlası?
Zehir…
Adı: Güç zehirlenmesi.
Bir insanın kendini, yetkisini, konumunu ölçememesi hâli.
Gücü bir hizmet aracı değil, bir tahakküm silahı sanması.
Nezaketi zayıflık, muhalefeti düşmanlık olarak görmeye başlaması.
Bu zehir, önce egoyu besler.
Sonra aklı dumura uğratır.
En sonunda vicdanı boğar.
İlk belirtileri bellidir:
Eleştiriden rahatsız olur.
Alkış ister.
İtaat bekler.
Ve en tehlikelisi:
Sadece kendi sesini duymak ister.
Bu bir hastalıktır.
İsmi kliniklerde geçmez,
ama tarihin her döneminde en çok canı bu hastalık almıştır.
İnsanın içini değil, insanı çürütür.
Yavaş yavaş… Sessizce…
Peki nedir bu halin sonucunda yaşananlar?
Biraz örnekle konuşalım…
Bir zamanlar mütevazıydı…
Bir kalabalığın içinde görünmeyen,
bir afişin kenarında bile olmayı yeterli gören…
Halkın sofrasına oturur,
simitçiye selam verir,
yağmurda ıslanan işçinin yanına şemsiye tutardı.
Bugünse…
Gölgesi bile ulaşmaz o sofralara.
Gözleri, bir zamanlar bakmaya utandığı yüksekliklerden aşağıya süzülür şimdi.
O, güce tutundu.
Ve güç, yavaşça sızdı damarlarına.
Sessizce…
Usulca…
Hiç fark ettirmeden…
Küçük bir ayrıcalıkla başladı her şey.
Önce sıranın önüne geçti,
sonra sözün üstüne bastı.
En sonunda, halkın üstüne bastı.
Dün "hakkaniyet" diyordu,
bugün "ben bilirim" diyor.
Dün "adam gibi yönetim" diyordu,
bugün "susun ve izleyin" havasında…
Oysa daha dün,
bu noktalara gelmek için kılıktan kılığa girmedi mi?
Bir sandalye, bir selam, bir çay uğruna
yüzlerce evin kapısını aşındırmadı mı?
Bugün aynı sokaklardan geçemez oldu.
Aynı elleri sıkamaz oldu.
Çünkü bakışlar değişti.
Çünkü insanlar anladı:
Güç, onu değiştirdi.
Ve ne yazık ki bu değişim, büyüme değil; zehirlenmeydi.
Zehir,
önce bakışlara işler…
Sonra dile, sonra yüreğe…
Sonunda artık o eski insan kalmaz.
Garibanın hakkı?
Sözde.
Adalet?
Kürsüde.
Eşitlik?
Kürsüden inince unutulan bir anı sadece…
Halk beklemişti.
Bir selam, bir söz, bir dokunuş…
Ama o, perdelerin arkasına saklandı.
Protokollerin arasına gömüldü.
Unutulmamalı:
Gerçek liderlik, kürsüdeki nutuklarla değil,
sokaktaki ayakkabı izleriyle ölçülür.
Ve unutulmamalı:
Bir halkın duasıyla yükselen,
aynı halkın ahıyla yıkılır.
Güç, onu bir yerlere taşıdı evet…
Ama o koltuk artık ağırlığını kaldıramıyor.
Çünkü o koltuğun sahibi değil artık,
esiri.
Son Söz
Güç, karakteri büyütmez…
Sadece onu ortaya çıkarır.
Kimisi makamla olgunlaşır,
kimisi mevkide çürür.
Unutulmamalı:
İnsanı yücelten şey, koltuğun yüksekliği değil,
oraya oturunca eğilebilme iradesidir.
Ve ne kadar yükselirse yükselsin,
vicdanından kopan herkes,
eninde sonunda
kendi içinden düşer.













Kaleminize Mücahit Bey, Günümüz hastalığını ne güzel dile getirmiş siniz. Yazılarınızı heyecan ile takipteyiz.