Pazartesi günü Eğitim Araştırma Hastanesi’ndeydim.
Bir işi olan herkes gibi…
kapıya kadar geldim.
Ama içeri girmeden önce
aynı şeyle karşılaştım:
Park yeri.
Dakikalarca döndüm.
Aynı sokak…
Aynı telaş…
Aynı arayış.
Hastaneye gelen herkesin yüzünde aynı ifade vardı.
Bir an önce içeri girmek isteyen insanlar…
Ama önce aracını bırakacak yer arayan bir kalabalık.
Ve o an şunu anlıyorsunuz:
Bu şehirde insanlar hastaneye geç kalmıyor…
Otoparka takılıyor.
İşin kötü tarafı, yürümekte güçlük çeken hastanız varsa…
Muhakkak yanınızda bir kişi daha lazım!
Biz sağlık sistemini çok konuştuk.
Randevuları yazdık.
Yoğunluğu yazdık.
Ama mesele hastanenin içinde başlamıyor.
Daha kapısında başlıyor.
Eğitim Araştırma Hastanesi’nin çevresi artık bunu kaldırmıyor.
Büyüyen bir yapı var…
Ama aynı kalan bir düzen.
Yol kenarları dolu.
Gelişigüzel park sıradanlaşmış.
Acil çevresi bile zaman zaman zorlanıyor.
Ve herkes aynı şeyi yaşıyor:
İçeri girmeden yoruluyor.
Ama mesele sadece hastaneler değil.
Bu artık şehir meselesi.
Üniversite tarafında aynı tablo.
Çalışan erken geliyor…
Yine yer bulamıyor.
Bu çok net bir şey söylüyor:
Sorun bireysel değil.
Sistemsel.
Kamu kurumlarında da durum farklı değil.
Kaymakamlıklar, müdürlükler…
Günün yoğunluğunu kaldırıyor ama
otopark yükünü kaldıramıyor.
Mesela Canik Kaymakamlığı…
Oraya yolu düşen bilir.
İşinizi halletmeden önce,
aracınızı nereye bırakacağınızı düşünürsünüz.
Yani tablo net:
Sorun içeride değil…
kapıda.
Bu şehirde devlet hizmet veriyor.
Kurumlar çalışıyor.
Ama vatandaş o hizmete ulaşana kadar
başka bir mücadele veriyor.
Park mücadelesi.
Şehir Hastanesi yükseliyor şimdi.
Büyük.
Modern.
İddialı.
Ama şimdiden sormak gerekiyor:
Bu iş doğru planlandı mı?
Çünkü biz bu filmi gördük.
Hastane büyüyüp,
otopark aynı kalınca
sorun da büyüyor.
Mesele sadece hizmet değil…
O hizmete ulaşabilmek.
Hastaneler yapılır.
Kurumlar büyür.
Ama bir şehirde insanlar
daha içeri girmeden yoruluyorsa…
Orada eksik olan bir şey vardır.












