Dünya yine bir fotoğrafın önünde duruyor.
Bir ülke.
Bir lider.
Bir operasyon.
Bugün mesele Venezuela gibi görünüyor.
Ama fotoğrafın arka planı çok daha geniş.
Bir devlet başkanının, başka bir gücün fiili müdahalesiyle ülke dışına çıkarılması;
isimle, ideolojiyle, siyasal tercihle açıklanabilecek bir durum değildir.
Burada konuşulması gereken şey, egemenliktir.
Ve egemenlik, tartışmaya açıldığında sadece bir ülke değil, bütün sistem sarsılır.
NicolásMaduro’nun kim olduğu, nasıl yönettiği, neyi doğru neyi yanlış yaptığı ayrıca tartışılır.
Ama yöntem bir kez meşrulaştırıldığında,
o yöntem artık herkes içindir.
Uluslararası düzen böyle çalışır.
Kişiler değil, emsaller kalır.
Bugün “istisna” denilen şey,
yarın “olağan” hâle gelir.
İşte asıl tehlike buradadır.
Dünya bunu ilk kez yaşamıyor.
Ama her seferinde aynı soruya geliyor:
Hukuk mu güçlü,
yoksa güçlü olan mı hukuku yazıyor?
Bu noktada Birleşmiş Milletler ve uluslararası hukuk kaçınılmaz olarak gündeme geliyor.
Devletlerin egemen eşitliği ilkesi…
İç işlerine karışmama…
Gücün ancak açık ve meşru savunma hâlinde kullanılması…
Bunlar kâğıt üzerinde durduğu sürece değil,
sahada karşılık bulduğu sürece anlamlıdır.
Eğer bu ilkeler,
güç merkezlerinin çıkarına göre esnetiliyorsa;
dünya düzeni değil, güç düzeni konuşuyoruz demektir.
Türkiye bu tabloya bakarken duygusal davranmaz.
Ama hafızasını da kapatmaz.
Çünkü bu millet,
egemenliğin ne demek olduğunu pahalı bedeller ödeyerek öğrenmiştir.
15 Temmuz gecesi bu ülkeye yapılmak istenen şey;
bir hükümet değişikliği değildi.
Bir iktidar tartışması hiç değildi.
O gece hedef alınan,
milletin iradesiydi.
Devletin sürekliliğiydi.
Hukukun meşruiyetiydi.
Sandık devre dışı bırakılmak istendi.
Karar, milletin elinden alınmak istendi.
Ve bu ülke, bunu reddetti.
O yüzden bugün Venezuela’da yaşananlara bakarken,
biz meseleyi daha derinden okuruz.
Bu bir taraf tutma meselesi değildir.
Bu, ilke meselesidir.
Bir ülkede yönetim değişecekse,
bu sandıkla olur.
Milletin rızasıyla olur.
Hukuk zemininde olur.
Dışarıdan dayatılan her müdahale,
sonuç üretmez!
Uzun vadede istikrarı bozar.
Toplumsal güveni aşındırır.
Devlet-millet bağını zedeler.
Milli birlik ve beraberlik tam da bu yüzden önemlidir.
Bu bir slogan değil.
Bu, bir güvenlik meselesidir.
Kendi içinde sağlam duran milletler,
dışarıdan yazılan senaryolara karşı en güçlü cevabı verir.
Türkiye’nin son yıllarda ısrarla vurguladığı birlik çağrısı,
romantik değil; gerçekçidir.
Çünkü bu coğrafyada ayakta kalmanın yolu,
yüksek sesle konuşmaktan değil,
aynı yerde durabilmekten geçer.
Son söz şudur:
Egemenlik,
başkasının onayına bırakılacak bir kavram değildir.
Hukuk,
güce göre şekil aldığında herkes için risk üretir.
Ve biz bu topraklarda şunu çok iyi biliriz:
Devlet, milletinden güç alır.
Millet, devletine sahip çıktığında hiçbir plan tutmaz.












