Pazar planım netti:
Eşim, kızım ve oğlumla zaman geçirecektim.
Huzurlu bir kahvaltı, belki parkta yürüyüş, belki evde film keyfi…
Hiçbir şey yapmasak bile “beraber hiçbir şey yapmak” yetiyordu.
Arkadaşım ise iş için Vezirköprü’ye gidecekti.
Plan en baştan belliydi:
Ben ailemle, o yolda.
Pazar sabahı geldi.
Eşim çayı demlemiş, kızım ekmeğin ucunu koparıp ağzına atıyor, oğlum da peynir tabağından kaçak kaşar yürütüyor.
Tam sofraya oturacağız, telefon çaldı:
— “Kardeşim, bizimki telefonu açmıyor.”
— “Kim?”
— “Vezirköprü’ye gidecek olan…”
— “Eee?”
— “Araba kalkacak, boş gidemez. Bizden biri gitmek zorunda.”
O “bizden biri” tabii ki ben oldum.
İtiraz ettim:
— “Ama ben ailemle zaman geçirecektim.”
— “Kardeşim, yolda yalnız gidemez araba.”
Beş dakika sonra kendimi, yarı uykulu bir şoförün yanında, Vezirköprü yolunda buldum.
Arka koltukta camdan dışarı bakarken düşündüm:
“Ben buraya nasıl geldim? 5 dakika önce çocuklarla gülüyordum, şimdi 100 kilometre ötede iş için gidiyorum.”
Yol uzadıkça, aklımdaki tek soru şuydu:
“Bir insanın pazar günü, başkasının açmadığı bir telefon yüzünden nasıl bu kadar değişebilir?”
O arkadaş?
Hâlâ telefonu açmamıştı.
Belki de hâlâ uyuyordu.
Ben ise onun yerine iş konuşmaları yapıyor, kafamda “haftaya kesin aileme zaman ayıracağım” yalanını kuruyordum.












