Gazze’nin karanlık sokaklarında, bir çocuğun bakışıyla uyanıyor insan gerçeğe. O bakışta ne oyuncaklara dair bir umut var ne de sıcak bir yuvaya dair bir hayal… Sadece ekmeğin kokusunu, suyun tadını özleyen yanık bir arzu. Açlık, burada yalnızca bir fiziksel ihtiyaç değil; bir varoluş mücadelesi.
Yeryüzünün farklı köşelerinde sofralar çeşit çeşit yemeklerle donatılırken, Gazze’de anneler çocuklarına yemek yerine teselli vermeye çalışıyor. Kimi anneler gözyaşlarını saklıyor, kimi babalar çaresizlikten başını eğiyor. Açlık, sadece mideleri değil, onuru da kemiriyor.
Düşünün, bir lokmanın umuda, bir damla suyun yaşama eşdeğer olduğu bir yerde insanlar nefes almaya çalışıyor. Oysa dünyanın başka köşelerinde çöpe atılan ekmekler, yarım bırakılan tabaklar, lüksün gölgesinde unutulmuş vicdanlar var.
İnsanlığın aynasına bakmak gerek. O aynada gördüğümüz yüz, Gazze’de açlıktan solan yüzlerden bağımsız değil. Çünkü her aç kalan çocuk, aslında insanlığın vicdanında açılan bir yaradır.
Ve belki de en ağır olan, açlıktan ölenlerin sadece bedenleri değil, insanlığın ta kendisidir.
Ve
Yemekten, yataktan
Rahatlıktan Utanırmış insan...













“Yatmaktan ve yemekten utanıyorum.” Ne kadar doğru söylemiş. Düşünen, düşündüğü konuyu anlayan ve yardım için zaman kaybetmeyen insanların vicdanı konuşuyor. Peki ya devletler? Büyüklükleriyle övünenler, güçleriyle gururlananlar, “insanlık” adına nerelerdesiniz?
Bir gazeteci abimizin sözleri kulaklarımda çınlıyor: “Yatmaktan ve yemekten utanıyorum.” Ne kadar doğru söylemiş. Düşünen, düşündüğü konuyu anlayan ve yardım için zaman kaybetmeyen insanların vicdanı konuşuyor. Peki ya devletler? Büyüklükleriyle övünenler, güçleriyle gururlananlar, “insanlık” adına nerelerdesiniz?