Geçen gün kendimi bir düğünün önünde buldum. Davetli değildim. Tanıdığım da yoktu. Ama içimde tuhaf bir kıpırtı, bir oyun havası... Sanki yıllardır omuzlarımda durup durup bir türlü oynayamayan bir yalnızlık vardı.
İçeri girdim. Kimse fark etmedi. Zaten düğünler, duygusal kaçaklara açık alanlardır.
Kenarda duruyordum önce, mahcup. Sonra bir şarkı çaldı: “Ankara’nın bağları.”
Bitti.
Bana da bitti.
Bir anda ayağa fırlayıp piste daldım. Omuzlar çalışıyor, ayaklar yere paralel gidip geliyor. O an sanki sadece ben ve o halay müziği vardı.
Halay başı yoktu, oldum.
Herkes tanımıyordu, ama takdir ediyordu.
“Kim bu?” demiş biri.
“Gelinle kuzen olabilir,” demiş öbürü.
Ben de dönüp demişim:
“Ben onun geçmişte bıraktığı pişmanlıkların vücut bulmuş hâliyim.”
Müzik hızlanıyor, gözyaşlarım içime akar hâlde.
İç sesim fısıldıyor:
“Şu an kimseye değil, hayatıma tempo tutuyorum.”
Biri bana kolonyalı mendil uzatıyor.
“Çok oynadın, helal olsun,” diyor.
Ben başımı sallıyorum:
“Ben yıllardır içimde birikeni döküyordum sadece.”
Düğün sonunda dayılarla fotoğraf çektiriyorum, pastadan yiyorum, hatta damadın halasının elini öpüyorum.
"Sen neyi oluyorsun?" diye soruyorlar.
Duraksıyorum.
“Ben... düğününüze yanlışlıkla sızan ama doğru duygularla oynayan bir yabancıyım.”
Gelin çiçeği fırlatılıyor. Yakalamıyorum.
Çünkü zaten elimde yıllardır tutup da bırakmadığım hayali bir çiçek var.
Kimse görmüyor, ama ben onunla dans ediyorum.
Belki de bazen sadece oynamak isteriz. Kalbimiz çok doludur ama fırsat yoktur.
Ve bazen bir yabancı düğünü, ruhumuzun töreni olur.
Ve belki de... o gelin hepimizizdir.












