İstanbul sabahı. Metrobüs tıklım tıklım. İçeride adeta bir Tetris mantığıyla dizilmişiz. İnsan değil, duygusal kutucuk gibiyiz. Sıkışık, köşeli ve birbirine değmek zorunda kalan yalnızlık parçaları.
Ben cam kenarında, dışarıyı izliyorum ama aslında içime bakıyorum.
Kulağımda kulaklık, çalıyor:
“Hayat bayram olsa…”
Benim için şu an bayram değil, direkt yas. Çünkü tam da o an, iç sesim devreye giriyor:
“Bu kalabalığın içinde bu kadar yalnız olmak, ücretsiz terapi gibi ama etkisi sıfır.”
Derin bir nefes alıyorum, ama tabii ki alamıyorum. Çünkü biri kolumda, diğeri boynumda, biri de burnuma çok yakın.
Sonra bir an dalıp gidiyorum.
Düşünceler, geçmiş, gelecek, ortaokulda cevapsız kalan sorular derken...
“Altunizadeeee!”
Kapı açılıyor.
Ben refleksle iniyorum.
Ama durak benim değil.
Hayatım da değil zaten.
İnip kalakalıyorum.
Etraf bomboş. Sabahın erken saati.
Bir banka oturuyorum.
O sırada içimden geçiyor:
“Acaba ben hayatın hangi durağında yanlışlıkla indim?”
Cebimden simit çıkarıyorum (evet, cebimde simit var çünkü bu yazı dramatik olacak).
Simitten bir parça koparıp atıyorum.
Martı gelmiyor.
İşte o an asıl yalnızlığı hissediyorum.
Martı bile umursamadı.
Sonra bankın arkasındaki duvarda bir yazı görüyorum:
"Yanlış durakta inmek, bazen doğru hayatı başlatır."
Altına da biri yazmış:
“İETT seni affetmeyeceğim.”
Gülümsüyorum. Belki de yanlış duraklar, ruhun acil çıkış kapılarıdır.
Orada biraz oturup içimdeki metrobüsten iniyorum.
Kendimi alıyorum, ileri taşıyorum.
Bazen bir durakta yanlışlıkla inersin. Ama orası, kendinle nihayet baş başa kaldığın yerdir.
Kalabalıktan kaçarken, yalnızlığı bulursun.
Ve belki de… o Altunizade, hepimizizdir.












