Gece.
Yine gece.
Her şeyin daha dramatik göründüğü o saatlerdeyiz.
Işıkları kapattım.
Bir tane mum yaktım.
Odada sadece o var ve ben.
Aramızda sessiz bir anlaşma var:
“Ben konuşmayacağım, sen yakacaksın.”
Telefonum uçak modunda.
Ama kimse zaten aramıyor.
Zil sessiz, içim çok sesli.
Üç duygu dolanıyor odada:
Kırgınlık (gözümde)
Yorgunluk (omuzlarımda)
Umutsuzluk (ayak ucumda, battaniyenin kıvrımında sıkışmış)
Mum titriyor.
Sanki o da emin değil burada yanmak istediğinden.
Kendime soruyorum:
“Bu mudur? Gerçekten bu mudur tüm çabanın karşılığı?”
Bir tane mum.
Üç tane duygu.
Sıfır kişilik enerji.
Spotify’da çalan parça, sanki duygularla anlaşmalı:
“Soğuk bir gecede, sen yalnız kal…”
(Teşekkürler algoritma, beni benden iyi tanıyorsun.)
Mum yavaş yavaş küçülüyor.
Ben de.
Birlikte eriyoruz.
Zaman geçiyor ama ne ısınıyoruz, ne de aydınlanıyoruz.
Bir an geliyor…
Mum sönüyor.
Ve ben fısıldıyorum:
“Ben zaten çoktan sönmüştüm.”
Bazen o mumla birlikte içimizdeki küçük umutlar da erir.
Ve biz sadece oturur, bakarız.
Çünkü bazen hiçbir şey yapacak enerjimiz kalmaz.
Ve belki de…
o yarım kalan mum, hepimizizdir.












