Bir Pazar sabahı. Güneş hafiften göz kırpıyor, kuşlar cıvıldıyor ama benim içim yine bildiğin sisli İstanbul sabahı.
Bir arkadaşım arayıp “Açık büfe kahvaltıya gidelim mi?” dedi.
Normalde ‘açık büfe’ dendi mi içim kıpır kıpır olur ama o gün içimdeki boşluğu ancak 17 çeşit zeytinle bastırabileceğime inanıyordum.
Gittik.
Mekana girince masalara yöneldik, ama ben gözümle yer değil, duygusal bir köşe arıyorum.
Garson gelip sordu:
"Ne alırsınız?"
Ben iç sesimle cevaplıyorum:
“Hayatın tadı varsa onu, yoksa ezine peyniri.”
Başlıyorum toplamaya: beyaz peynir, tulum peyniri, zeytinli ezme, zeytinsiz ezme, karışık reçel, incir reçeli, ‘hiçbir duygumu karşılamayan ama tabağa renk kattığı için aldığım’ roka…
Sonra garson gelip çay getiriyor.
“Sınırsız çaydır bu arada,” diyor.
O an içimde bir sızı:
Hayatta her şey limitli, çay hariç.
Ben de kendime iç sesimle fısıldıyorum:
“Ben de duygularımı sınırsız yaşamak istiyorum be kardeşim…”
Çaydan ilk yudumu alırken, karşı masada mutlu bir çift göz göze gülüyor.
Benim suratımda donuk bir ifade:
“Benim en son göz göze geldiğim şey… bankamatikti.”
Bir yudum daha içiyorum.
Hayat geçiyor önümden, salamla ezineyi karıştırdığım gibi anılar birbirine karışıyor.
Annemin “Zeytin yemezsen büyüyemezsin” dediği yıllar geliyor aklıma.
Ben o günden beri zeytin yiyorum ama hâlâ büyüyemedim.
En sonunda dolu tabağıma bakıp kendi kendime soruyorum:
“Aç mıyım? Tok muyum? Yoksa sadece boş muyum?”
Kalkıyoruz.
Masada yarısı içilmiş 4 çay, 2 üzgün zeytin, ve içinde cevapsız sorular olan bir kalp bırakıyorum.
Çıkarken kasiyer “Umarım memnun kalmışsınızdır” diyor.
Ben gülümsüyorum:
“Kahvaltı güzeldi de… hayat biraz tuzsuz kaldı.”
Bazen sınırsız çayla bile dolmaz içimiz.
Kahvaltıda çeşit çoktur ama duyguların masası boştur.
Ve belki de… o ezine peyniri, hepimizizdir.












