Bir sofranın başında otururken insan çoğu zaman şükretmeyi unutur. Çatalın ucunda dönen yemekler, tabağa bırakılan kırıntılar, çöpe atılan artan yemekler… Tüm bunlar dünyanın başka bir köşesinde yaşanan açlığın gölgesinde ne kadar ağır bir yük taşıyor, farkında mıyız?
Gazze’de açlığın pençesinde kıvranan çocuklar, sadece ekmeğin kokusunu hayal ediyor. Oysa dünyanın birçok yerinde sofralar, göz kamaştıran çeşit çeşit yemeklerle donatılıyor. Burada bir çocuğun bulamadığı bir dilim ekmek, orada tabağın kenarından silinip çöpe atılıyor.
Bir baba, market raflarına bakıp hiçbir şey alamadan eve dönüyor. Çünkü fiyatlar, paranın değil gözyaşının ölçüsüyle tartılıyor. Bir anne, o gün çocuklarına yemek yediremediği için yastığa başını koyamıyor. Açlık sadece bedenleri değil, ruhları da tüketiyor.
Şimdi düşünelim: Biz hangi sofradayız?
İhtiyaçtan fazlasını alan, tükettiğinin yarısını çöpe atan, doymanın ötesinde hırsla yiyen sofralarda mı? Yoksa bir parça ekmek için gözleri ışıldayan çocukların yanında mı?
Asıl mesele doymak değil, insan kalabilmektir. Çünkü israfın gölgesinde açlık, insanlığın en büyük utancı olarak duruyor.












