Duygulara Bahane Arayanlar Kulübü
Bazen öyle bir ruh hâli geliyor ki insana, içini tarif edemediğin bir sıkışmışlıkla doluyorsun. İçten içe ağlamak istiyorsun ama gözyaşların sebep arıyor. Tam da böyle bir anda kendimi şu cümleyi düşünürken buldum:
“Tanımadığım birinin cenazesine gidip, sanki 40 yıllık kankammış gibi hüngür hüngür ağlayasım var.”
Ama öyle böyle değil. Sahne kafamda hazır: Tabuta sarılmışım, "Beni de götür Meeehmet!" diye bağırıyorum. Arkadan biri "O Ahmet’ti..." dese bile aldırmıyorum. Duygularım raydan çıkmış, kimse durduramıyor. Ruhum ağlamak istiyor, gözyaşlarım ise Google Maps’te rota çizemiyor.
Hayal büyüyor. Cenazede yanımda içi boş mendil paketi, elimde internetten bulduğum bir çerçeveli fotoğraf, kolumda bayılmaya hazır bir teyze taşeronu…
Bir ara diz çöküp bağırıyorum:
“NEDEN BİZİ BIRAKTIN ŞEREFİNLE YAŞASAYDIN!”
Kimse ses etmiyor. Herkes “Herhalde çok yakınıydı” diye başını öne eğiyor. Halbuki hâlâ merhumun adından bile emin değilim.
Sonra geliyor o kutsal an: Lokma dağıtımı.
Ben en öndeyim. Çünkü kimse hatırlamasa da “Merhum son isteğinde beni lokmaların başında görmek istemişti” diye yalanı patlatmışım. Lokmayı alırken gözlerim dolu dolu:
“İçine tarçın koyardı hep…”
diyorum. Halbuki lokmayı komşu Fatma teyze yapmış, tarçınla zerre alakası yok.
Cenazeden sonra biri kolumdan tutuyor:
"Sen çok ağladın evladım, gel akşam yemeğine bize gel."
Kırmıyorum. ‘Mehmet’in hatırına’ deyip kabul ediyorum. Sofrada 8 çeşit var. Karnım doymuş ama içim hâlâ boş.
Kadın gözlerimin içine bakıp diyor ki:
“Senin gibi bir yeğenim olsa...”
Ben gözlerimi kısıyorum, iç sesim fısıldıyor:
“Eğer şimdi bu ailenin içine sızarsam… bir sonraki cenazede ağlayacak daha çok insanım olur.”
Ve nihayet geliyor: Mehmet’in 40’ı.
Tespih çekiliyor, helva kavruluyor. Ben siyah hırkamla köşede oturuyorum. Yanımda bir tabak helva, üstünde fındık var ama ben yemiyorum. Çünkü o fındıkta bir metafor var.
Biri soruyor:
"Sen neyi oluyordun merhumun?"
Başımı kaldırıyorum.
"Ben… onun içimde açtığı boşluğun ta kendisiyim."
O an biri başlıyor ağlamaya. Ardından diğeri. Sonunda helvayı karıştıran kadın da yere çöküyor:
"Böyle seveni olmadı be Mehmet..."
Kameralar yok ama ben içimden Oscar konuşmamı yapıyorum.
Kalabalıktan usulca uzaklaşıyorum. Bir ses arkamdan bağırıyor:
“Beyefendi! Cüzdanınızı düşürdünüz!”
Dönüp bakıyorum. Benim değil. Açıyorum, içinde bir not:
“Eğer bunu okuyorsan, sen de onun gibi hissetmişsin demektir…”
Gözlerim doluyor.
“Mehmet… sen ne adammışsın be,” diyorum.
Halbuki hâlâ kim olduğunu bilmiyorum.
Bazen tanımadığımız birinin cenazesinde, kendimizin yasını tutarız. Ve bazen bir tabak lokmanın kenarındaki fındık kadar küçük bir bahaneye, kocaman bir duygu sığar.
Ve belki de… o ‘Mehmet’ hepimizizdir.












