Cumartesi çalışıyorum, o yüzden haftanın tek tatili Pazar.
Bütün hafta boyunca o günü bekliyorum.
“Pazar gelince oh, şöyle bir uzanırım” diye hayaller kuruyorum.
Eşim, çocuklarım —biri 18, diğeri 12— gayet anlayışlı.
Kendi düzenleri var. Evde huzur var.
Yani sorun onlarda değil.
Sorun, iş telefonunda.
O telefon Pazar günü de rahat durmuyor.
Bir bakıyorum sabahın köründe çalıyor:
— “Abi acil bir şey var, bir uğrar mısın?”
Ya da öğleden sonra mesaj geliyor:
— “Sana zahmet, küçük bir iş çıktı.”
Ben de biliyorum, “küçük iş” diye başlayan hiçbir şey küçük olmuyor.
Bir gidiyorsun, akşam olana kadar sürüyor.
Pazar günü, tatil günü değil de işin gölgesiyle geçen bir ara gün gibi oluyor.
Yatıyorsun, ama huzur yok.
Geziyorsun, ama aklında hep “ya şimdi arasalar” endişesi var.
Kısacası, benim tatilim aslında başkasının mesai alanı.
Ve ben o alandan çıkamıyorum.
Her hafta sonunda kendime söz veriyorum:
“Bir sonraki Pazar kesin sadece bana ait olacak.”
Ama telefon çaldığında, o sözün hiçbir hükmü kalmıyor.












