Açlıktan ölen adamın cenazesinde kıymalı pide dağıttılar…
Gerçekten neyin derdindesiniz?
Bir insan açlıktan ölüyor, ama biz hâlâ törensel bir doyma hâlindeyiz.
Paylaşmak için değil, görünmek için uzatıyoruz ekmeği birbirimize.
İyilik bile artık fotoğraf çektirmekle başlıyor, alkışla bitiyor.
Bir yerlerde insanlar bir lokma ekmeğe muhtaçken,
biz burada doydukça doymayan bir rahatlığın içinde vicdanımızı susturuyoruz.
Açlığın acısı kadar, gösterişin açlığı da yakıyor insanı.
Bir cenazede dağıtılan pide, bir lokmadan çok daha fazlasını temsil ediyor:
O lokma, insanlığın ne kadar yüzeyde kaldığını anlatıyor.
Çünkü artık kimse “aç olanı doyurmak” için değil, “doyurduğunu göstermek” için uzatıyor elini.
Bir zamanlar merhamet sessizdi; şimdi ses sistemleriyle duyuruluyor.
Bir zamanlar paylaşmak kalpten yapılırdı; şimdi sosyal medyada yapılmadan eksik sayılıyor.
Gerçekten neyin derdindeyiz biz?
Açlığın mı, yoksa görünür olmanın mı?
Vicdanın mı, yoksa beğenilerin mi?
Belki de asıl açlık midede değil; kalpte, ruhta, insanlığın unuttuğu o derin yerde.
Ve bir gün, doyduğumuzu sandığımız hâlde içimizden gelen bir ses bize şunu fısıldayacak:
“Açlık sadece ekmeksizlik değildir,
Merhametsizliktir, sessiz kalmaktır.”
Ve
Yemekten, yataktan
Rahatlıktan Utanırmış insan...
Ama tüm bu karanlığın içinde bir ışık da var:
Milliyetçi Hareket Partisi’nin başlattığı “Hayırlı Günler Komşum” ve “Derdin Derdimiz Sohbetleri” gibi anlamlı girişimler,
bize unuttuğumuz bir değeri yeniden hatırlatıyor —
dertleşmeyi, anlamayı, omuz vermeyi.
Çünkü bazen bir insanın açlığı, karnında değil; yüreğinde, yalnızlığındadır.
Bir kapı çalıp, “Nasılsın komşum?” diyebilmek;
birinin tasasına kulak verip, “Derdin derdimdir.” diyebilmek,
işte asıl insanlık budur.
Belki de asıl direniş, sofralarda değil; sohbetlerde, paylaşmalarda, gönül bağlarında saklıdır.
İnsan olmak, birinin derdine ortak olabilmektir.












