Ekonominin nabzı ihracatta, ihracatın gücü ise teknolojide atıyor. Günümüz Türkiye'sinde sürdürülebilir ekonomik gelişme, dünya ile yarışabilecek teknolojilere sahip olmaktan geçiyor. Tarih boyunca toplumların ekonomisi ile ilim, sanat ve teknoloji arasında güçlü bir bağ olagelmiştir. Bugün de ekonomi ile teknoloji arasındaki kuvvetli doğrusal ilişki ortadadır: Birisi güçlü ise diğeri de güçlüdür.
Teknolojik gelişmeler sayesinde gerçekleşen ekonomik büyüme hem demokrasinin güçlenmesine katkı sağlayacak hem de toplumsal refah seviyesini yükseltecektir. Ancak ekonomisi güçlü, teknolojik seviyesi yükselen bir ülke olmanın yanı sıra, inançlı ve ahlaklı nesiller yetiştirmek de en az onun kadar önemlidir. Tüm bu özellikleri karşılayacak olan unsur ise eğitimdir. Anaokulundan yükseköğretime uzanan bu süreç, bu coğrafyada kalıcı güvenliğimizin teminatı olacaktır.
Medreseden Darülfünuna Uzanan Çizgi
Türkiye'de üniversitenin kökleri medreselere dayanır. Selçuklular dönemini bir kenara bırakırsak, Osmanlı'nın ilk üniversitesi olan İznik Medresesi (1331) ve Fatih Medresesi bilinen ilk örneklerdir. Ancak günümüzdeki yapı ve statüye sahip üniversiteler, ülkemizde 1863'te kurulan Darülfünun ile başlar. Bu kurumu da Fatih Külliyesi'nin, Süleymaniye Medresesi'nin bir uzantısı olarak görmek gerekir.
Darülfünun adı altında örgütlenen bu kurum, Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlı olmak üzere özerkliği ve tüzel kişiliği olmayan İstanbul Üniversitesi (1933) olarak yeniden yapılandırılmıştır. 1882'de kurulan Sanayi-i Nefise Mektebi (bugünkü adıyla Mimar Sinan Üniversitesi) ülkemizdeki en köklü üniversitelerdendir.
Cumhuriyet Dönemi ve Yükseköğretimin Dönüşümü
Ankara'da çeşitli tarihlerde Hukuk (1927), Dil ve Tarih-Coğrafya (1935), Fen (1943) ve Tıp (1945) fakülteleri kuruldu. Aynı dönemde, temelleri 1773 yılına dayanan Yüksek Mühendis Mektebi, İstanbul Teknik Üniversitesi adını aldı (1944). 1945'te çıkarılan kanunla tüm üniversiteler, ilim ve idarede özerk tüzel kişilikler haline geldi.
1960'ta üniversiteler kanununda yapılan düzenlemeyle üniversiteler, fakülte, enstitü, yüksekokul ve araştırma kuruluşlarından oluşan, idari ve ilmi özerkliğe sahip eğitim-öğretim ve araştırma merkezleri haline geldi. 1961 Anayasası, 1971 Anayasa değişikliği ve 1982 Anayasası ile yapılan düzenlemeler sırasında Türkiye genelinde yeni üniversiteler kuruldu.
YÖK Dönemi ve Hızlı Büyüme
1982 Anayasası ile tüm yükseköğretim kurumları üniversite çatısı altına alındı ve bu kurumların denetimi, 1982'de kurulan Yükseköğretim Kurulu'na verildi. 1981 üniversite reformundan önceki yıllarda Türk yükseköğretim sistemi beş tür kurumdan oluşmaktaydı: üniversiteler, Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlı akademiler, çeşitli bakanlıklara bağlı iki yıllık meslek yüksekokulları ile konservatuarlar, üç yıllık eğitim enstitüleri ve mektupla öğretim yapan YAY-KUR.
Böylece tüm yükseköğretim sistemi, 1982 yılı itibarıyla 27 üniversite ile buna bağlı fakülte, enstitü, yüksekokul ve konservatuarları kapsayan bir yapıya dönüştürüldü. 1994 yılında Türkiye'de toplam üniversite ve ileri teknoloji enstitüsü sayısı 56'ya ulaştı. 1 Mart 2006'da 15 yeni devlet üniversitesi kurulmasıyla devlet üniversitesi sayısı 68'e yükseldi; 25 vakıf üniversitesi ile toplam sayı 93'e ulaştı. 2008 yılı itibarıyla kurulan yeni üniversitelerle ülkenin tüm illeri üniversiteye kavuştu. Türkiye'de 2020 yılı itibarıyla 206 üniversite bulunmaktadır; bunların 129'u devlet, 77'si vakıf üniversitesidir.
Modern Eğitimin Kökenleri ve Sorunlu Miras
Ülkemizde eğitimde modernleşmenin 1773 yılında Mühendishane-i Bahr-i Hümâyûn'un kurulmasıyla başladığı söylenebilir. O tarihten beri bir Tanzimat, bir Islahat, iki Meşrutiyet, bir Cumhuriyet, sayısız darbe ve yeni anayasa, pek çok eğitim reformu yaşadı bu toplum. Ne var ki eğitim meselesine bakış tarzı pek değişmedi.
Osmanlı, Avrupa karşısındaki geri kalmışlığını ilk önce savaş meydanlarında fark ettiği için, buna karşı verdiği tepki de öncelikle askerî oldu. Bu nedenle modern eğitim öncelikle askerî alanlarda başladı. Harbiye, Tıbbiye, Mühendishane, Mülkiye, Sanayi-i Nefise, Galatasaray gibi kurumlar işte bu perspektif içinde üretildi. Yukarıda adını andığım eğitim kurumlarının hepsi aslında birer "modern devşirme" mektebiydi. Devleti taşıdılar ama toplumu ve kamuyu yeterince üretemediler, çünkü genetik kodları buna müsait değildi.
Tercih Meselesi: Akademi mi, Üniversite mi?
Osmanlı-Türkiye geleneği iki seçenek arasında net bir tercih yaptı. Akademinin olası getirisi daha derin ve kapsamlı olabilirdi, ancak uzun vadeli bir yatırımdı. Üniversite ise daha kısa vadeli geri dönüş sağlıyordu. İşte tam da bu nedenle Osmanlı-Türkiye geleneği akademiye pek yüz vermedi ve üniversiteyi tercih etti; üstelik onun da özellikle meslek eğitimi vurgulu olanını seçti. Mühendishane, Tıbbiye, Harbiye, Mülkiye... Bunlar üniversiteden ziyade "Büyük Mektep" ekolünün ürünleridir.
Türkiye'nin yükseköğretimi hâlâ kaliteli yurttaş hamuruna, yani akademik yöne değil, üniversite yönüne üstelik onun da uzmanlık ve meslek edinimine vurgu yapan versiyonuna odaklı bir sistemdir. Yani öncelikle amaçta sorun vardır. Mevcut üniversite sisteminin vardığı nokta ise artık "diplomalı işsiz" üretmek haline gelmiştir.
Kısacası, bu ülkenin 1773'ten beri süregelen yükseköğretim zihniyeti ciddi sorunlar içermektedir. Teknolojiyi almak ve eğitim sistemini değiştirmek üzerine kurulu eski sistem, Cumhuriyet ile teknolojiyi elde ederek hem yetişmiş insan gücünü çalıştıracak yeni kurumlar yapmak hem de bu teknolojik üretimi gerçekleştirecek insan gücünü yetiştirecek bir eğitim sistemi arayışına girmiştir. Bu arayışın başarıya ulaşması, yalnızca bu gelişmeleri değil, bu gelişmenin lokomotifi olacak inançlı ve ahlaklı nesilleri de yetiştirebilmemize bağlıdır. Gelecek haftalarda bu arayış hakkında kendi çözüm ve önerilerimizi siz değerli okuyucularımızla paylaşmak üzere sağlık, huzur ve başarı dolu bir hafta diliyorum.













Kaleminize sağlık değerli hocam.