Türkiye, son çeyrek asırda üniversite sayısını üçe katladı. 76’dan 208’e çıkan üniversite sayısıyla birlikte, öğretim elemanı ihtiyacı da doğal olarak arttı. Bu ihtiyaca cevap vermek için doktora programları yaygınlaştırıldı, teşvikler artırıldı. Sonuç? 2014’te 67 bin olan doktora öğrencisi sayısı, 2020’de 137 bine ulaştı. Yani bu yıllar baz alındığında doktora öğrencisi sayısı yüzde 104 oranında büyüdü.
Rakamlara bakıldığında Türkiye, Avrupa’da önemli bir yere sahip görünüyor. Eurostat verilerine göre 2020 yılında Almanya’nın ardından en fazla doktora öğrencisi Türkiye’de. 183 bin öğrenci ile zirvede Almanya varken, 137 bin ile Türkiye ikinci sırada. İspanya, Fransa, Polonya gibi köklü üniversite geleneğine sahip ülkeleri geride bırakıyoruz.
Nüfusa oranladığımızda tablo daha da ilginç. Türkiye’de bin kişiden 1,65’i doktora öğrencisi. Bu oran, 27 Avrupa Birliği ülkesinin ortalaması olan binde 1,45’in üzerinde. 33 ülke arasında 14. sıradayız. Üstelik son yıllarda artan öğrenci sayısıyla bu oranın daha da yükseleceği öngörülebilir.
Peki, bu sayılar gerçekten övünülecek bir başarı mı?
İşte tam bu noktada, nicelik-nitelik tartışması başlıyor. Türkiye’de yüksek öğretimde nitelik sorunu olduğu tartışmasız bir gerçek. Doktora öğrencisi sayısı hızla artarken, eğitimin kalitesi aynı hızla yükselmiyor. Aksine, birçok sorun derinleşiyor.
Öncelikle araştırma altyapısı yetersizliği var. Modern laboratuvarlar, güncel kütüphaneler, donanımlı araştırma merkezleri hâlâ lüks sayılıyor birçok üniversitede. Akademik kadro istikrarsızlığı bir başka yara. Danışman öğretim üyelerinin fazla yükü, doktora öğrencilerine yeterli zaman ayıramamalarına neden oluyor.
Belki de en acı nokta, doktora öğrencilerinin ekonomik güvencesizliği. Bilim insanı olma yolunda ilerleyen bir genç, maddi kaygılarla boğuşurken nasıl özgün araştırma yapabilir? Burs sistemleri yetersiz, maaşlar düşük, gelecek belirsiz. Bir yandan dünya çapında bilimsel çıktı bekleniyor bu gençlerden, diğer yandan da en temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorlar.
Bir de yayın baskısı var. Nicelik odaklı değerlendirme sistemi, kaliteli çalışma yerine hızlı yayın yapmayı teşvik ediyor. Özgün araştırma yerine kopya-çoğalt mantığı yerleşiyor. Sonuçta ortaya çıkan tezler, çoğu zaman rafa kalkmaktan öteye gidemiyor.
Mezuniyet sonrası tablo da pek parlak değil. Akademik istihdam imkanları kısıtlı. Yetenekli beyinler ya yurtdışına göç ediyor ya da bambaşka kariyer yollarına yöneliyor. Yıllarca emek verilen doktora eğitimi, harcanan zaman ve enerji zayi oluyor.
Türkiye Yüzyılı/Türk Asrı hedefimiz var. Bilim ve teknolojide iddialı olmak istiyoruz. Ancak bu hedeflere ulaşmak için köklü değişikliklere ihtiyaç var.
İlk adım, doktora öğrencilerine araştırmaya odaklanabilecekleri yeterli ve sürdürülebilir bir burs-maaş sistemi sağlamak. Maddi kaygılardan arınmış, işine konsantre olabilen öğrenciler ancak kaliteli iş çıkarabilir.
İkinci olarak, üniversitelerin araştırma altyapısını güçlendirmek şart. Modern laboratuvarlar, zengin kütüphaneler, uluslararası standartlarda araştırma merkezleri olmadan dünya çapında çalışma beklemek hayalcilik olur.
Değerlendirme sisteminin de baştan aşağı gözden geçirilmesi gerekiyor. Nicelik yerine niteliği önceleyen, özgün araştırmayı teşvik eden, tekrar eden değil yenilikçiliği ödüllendiren bir sistem kurulmalı.
Uluslararası iş birliği de ihmal edilmemeli. Öğrencilerin yurtdışı deneyimi kazanması için ortak projeler ve akademik değişim programları desteklenmeli. Farklı bakış açıları, farklı bilimsel kültürlerle temas, doktora eğitiminin vazgeçilmez bir parçası olmalı.
Son olarak, mezunlar için hem akademide hem de sanayide kariyer olanakları yaratılmalı. Doktora yapan bir gencin yalnızca üniversitede iş bulabileceği algısı kırılmalı. Özel sektör, kamu kurumları, araştırma enstitüleri, nitelikli doktoralı insan gücünden yararlanabilmeli.
Ayrıca öğrenci-danışman ilişkisi daha iyi yapılandırılmalı. Danışmanların aşırı yükü azaltılarak, öğrencilerine daha fazla zaman ayırmaları sağlanmalı. Esnek, çok disiplinli araştırma ortamları oluşturulmalı ki gerçek dünya sorunlarına çözüm üretilebilsin.
Türkiye’nin doktora öğrencisi sayısında gösterdiği artış, bir başlangıç olarak değerli. Ancak asıl mesele, bu sayıları niteliğe dönüştürebilmek. Çünkü Türkiye Yüzyılını inşa edecek olan, kâğıt üzerindeki istatistikler değil, kaliteli araştırmalar yapabilen, özgün fikirler üretebilen, dünya bilim camiasına katkı sunabilen bilim insanları olacak.
Sayı mı, nitelik mi? İkisi de gerekli, ama nitelik olmazsa sayının hiçbir anlamı yok.
Tüm okuyucularımıza sağlık, huzur ve başarı dolu bir hafta diliyorum.












