İki Sınır, İki Kader:
Doğuda Ateş, Güneyde Umut
Hüseyin Demir
Bu haftaki yazımızda, ülkemizin hem doğu hem de güney sınırlarında yaşanan, tarihi kırılmalara sebep olabilecek kuvvetteki ihtimalleri kısaca analiz etmek istedim.
Mart 2026’nın ilk günlerindeyiz. Takvimler baharın gelişini müjdelerken, coğrafyamız son yarım asrın en sert kışından çıkmaya çalışıyor. Bir yanda yüzyıllardır değişmeyen Kasr-ı Şirin Antlaşması'yla çizilmiş sınırımızın ötesinden yükselen dumanlar, diğer yanda on beş yıllık bir iç savaş nedeniyle birliğini ve gücünü kaybetmiş, kan gölüne dönmüş; yeni yeni üniter devlet olma hedefiyle bir toplum oluşturmaya çalışan bir Suriye. Hatta bu olayların gölgesinde kalan bir diğer savaş ise her ikisiyle de tarihten gelen gönül birlikteliğimiz, kardeşliğimiz halkası içerisinde kalan iki komşu İslam ülkesi Pakistan ve Afganistan arasında yaşanmaktayken Türkiye bugün, tarihinin en karmaşık ama bir o kadar da belirleyici olması beklenen diplomatik sınavlarıyla karşı karşıya.
Geçen hafta başından bu yana manşetlerden düşmeyen ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonları, artık sadece bir cezalandırma girişimi değil, bölgedeki güç dengelerini kökten değiştirecek, ülkeyi rejim değişikliğine doğru götürmeye, hatta toprak bütünlüğünü kaybetmeye yönelik bir kırılma noktası. Bu operasyon kapsamında İran'ın stratejik nükleer tesislerinin ve komuta merkezlerinin hedef alınması, Tahran'ı modern tarihinin en büyük varoluşsal kriziyle baş başa bıraktı. Sanki 2003 yılında ABD’nin Irak’ta Saddam yönetimini devirmeyi ve akabinde yeni bir Irak kurmayı hedeflediği operasyonun güncel bir tekrarını izlemeye başladık gibi.
Bölge ülkelerinin hava sahalarını kapatması ve internetin kesilmesiyle İran, dünyadan izole bir savaş alanına dönüştü. Altın ve petrol fiyatlarındaki ani yükseliş, bu krizin ekonomik faturasının tüm dünyaya, özellikle de başta ülkemiz olmak üzere İran’a komşu ülkelere çıkacağını gösteriyor. Türkiye için bu durum, sadece bir komşu ülkedeki iç karışıklık değil, devasa bir güvenlik ve göç riskidir. Van’dan Iğdır’a uzanan o yüksek beton duvarlar ve geceyi gündüze çeviren optik kuleler, bugün her zamankinden daha kritik bir görev ifa ediyor. Ankara’nın buradaki stratejisi net olmalıdır: Sınırdan herhangi bir göç dalgasına kesinlikle izin vermemek. Hatta gerekirse sınır hattı boyunca güvenli tampon bölgeler oluşturulmalıdır. Böylece İran’daki yangının kıvılcımlarının ülkemize sıçramaması için sınır hattı çok iyi bir şekilde korunmalıdır. Bir diğer husus da İran'ın nükleer tesislerine karşı bir saldırı anında olası radyoaktif sızıntılara karşı olup bitenlerin izlenmesi ve önlem alınmasıdır.
Doğu sınırımızda bu gerilim hâkimken, güneyimizde ise bir süreden beri şaşırtıcı ama umut verici bir rüzgâr esiyor. Yıllardır terör koridoru ve vekâlet savaşlarıyla andığımız Suriye’de, SDG’nin (Suriye Demokratik Güçleri) çekilmesiyle birlikte yeni bir düzen kuruluyor. ABD’nin bölgedeki askerî varlığının önemli bir kısmını geri çekerek ya da pasivize ederek Şam yönetimini ve Ankara’yı daha rahat bir zeminde buluşmaya ittiği görülüyor.
Bugünlerde Ankara ve Şam arasında mekik dokuyan heyetler, sadece askerî bir koordinasyonu değil, bir ülkenin yeniden inşasını konuşuyor. Bu iş birliği artık sadece terörle mücadeleyi değil, ortak devriye mekanizmalarını ve mültecilerin kendi iradeleriyle geri dönüşünü de kapsıyor. Halep ve Gaziantep arasındaki o kadim ticaret yolunun yeniden canlanması en büyük arzumuzdur. Bu arzu sadece kamyonların ve tırların gelip geçmesi demek değil, on beş yıllık bir kopuşun ve kaosun ekonomik entegrasyonla geride bırakılması demektir.
Türkiye’nin en büyük toplumsal yarası olan sığınmacı meselesi, iki ülke arasında bir takvime bağlanarak usulüne uygun şekilde planlanmalıdır. Bu geri dönüşlerde sığınmacıların mülkiyet haklarının korunması ve istihdam garantisi gibi haklar sağlanmalıdır. Bu süreç, ehil ve liyakatli personel vasıtasıyla devlet aklıyla yürütülen bir tersine göç operasyonu olarak hatırlanmalıdır. Eğer Şam yönetimi de bu sürece aynı ciddiyetle sahip çıkarsa, 2026 yılı Türkiye için mülteci yükünün hafiflemeye başladığı yıl olarak tarihe geçecektir.
Türkiye, yıllardır izlediği denge politikası sayesinde bugün de bir ateş çemberinin ortasında ama o ateşin bir parçası olmamayı başarıyor. İran konusunda şu an ihtiyatlı bir mesafe koyarken, Suriye konusunda ise yeniden oluşumun aktif bir mimarı rolünü üstlenmektedir. Bir yanda sınır güvenliği için sınırlarını İHA’larla tahkim ederken, diğer yanda masada barışın haritasını çiziyor.
Önümüzdeki haftalar, İran’daki çatışmanın seyrine göre çok daha sıcak gelişmelere gebe olabilir. Ancak görünen o ki Ankara; savunma sanayiindeki gücü, sınır güvenliğindeki teknolojik üstünlüğü ve Şam ile kurduğu yeni pragmatik ortaklıkla ve en önemlisi içeride yürüttüğü terörden arındırılmış Türkiye politikasıyla kat ettiği yol sayesinde bu fırtınalı denizde gemisini limana ulaştırmaya kararlı.
İran’daki istikrarsızlık Türkiye için ciddi bir güvenlik ve göç yükü oluşturma potansiyeli taşırken, Suriye’de merkezi hükümetin otoritesini sağlaması Ankara’nın terörden arındırılmış güney sınırı hedefine hiç olmadığı kadar yaklaştığını gösteriyor.
Coğrafya kaderdir, evet; ama o kaderi nasıl yönettiğiniz, sizin vizyonunuzdur.
Tüm okuyucularıma sağlık, huzur ve başarı dolu bir hafta diliyorum.












