2053 yılına 27 yıl kala, Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında bölgesinde lider ülke ve 2071’de küresel bir güç olma yolunda Türkiye Yüzyılını hedeflemiş bir ülke olarak, mutlaka önceliklerimizi sıraya koyarak topyekûn bir milli kalkınma hamlesine hazır olmalıyız. Bu kutlu hedefin en önemli motor gücünden biri üniversitelerimiz olmalıdır.
Nasıl ki sağlık hizmetleri alanında teşhis ve tedavi anlamında üniversite hastaneleri ülkemiz insanlarına güzel hizmetler veriyorsa, savunma sanayi, tarımsal üretim, iklim değişiklikleri, depreme dayanıklı şehirler, havacılık ve uzay araştırmaları, sürdürülebilir enerji gibi tüm öncelikli alanlarda da üniversiteler bu ülkenin motor gücü olmalıdırlar. Çünkü dünya artık topyekûn olarak “Bilgi Çağını” yaşamak ve bilgiye olan ihtiyacını karşılayabilmek hedefleri arzusuyla yüksek öğretime, Ar-Ge çalışmalarına ve ileri teknolojiye sahip olmak için bütçeden daha fazla kaynak ayırma yarışındadır.
Ancak üniversitelerimiz bilgiyi üretip yeni nesillere aktaran kurumlar olma özelliğini henüz sağlıklı biçimde ortaya koyabilmiş değildir. İlk önce bu özelliğini ortaya koyacak şekilde yeniden yapılanmaya gidilmesi gerekmektedir. Böylece üniversiteler ile henüz bir türlü oluşturulamayan üniversite-sanayi iş birliği işleyişi düzenlenerek ülkemiz adına yeni fırsatlar doğuracak adımlar atılabilir.
Yüksek öğretim kurumlarımızdaki en büyük sıkıntı, farklı disiplinlerde uzmanlaşmış öğretim elemanlarının aynı veya benzer konularda çalışmalar yaptıkları halde birbirlerinden haberdar olmamalarıdır. Teknolojik kalkınmayı başarabilmiş ülkelerde, ileri seviyede bilgi üretimine katkı verecek şekilde planlanmış ileri teknoloji atılımlarına imza atan kurumlar ile ortak projelere imza atan üniversitelerin iş birliğinin ortaya koyduğu verimlilik ile bizim üniversitelerimizin planlaması arasındaki belirgin fark bu noktada ortaya çıkmaktadır.
İlk yapılması gereken düzenlemelerden bir tanesi, artık öğretim üyesine sadece bir öğretmen gibi bakmayı bırakmaktan geçmektedir. Hem öğretim üyesi kendisi hem de üniversite yönetimi bu bakış açısından vazgeçmelidir. Öğretim üyesi hem öğreten hem öğrenen olmalı; yani devamlı yeni bilgiler üretip bunu hem öğrencisine hem de uzmanlığını aldığı alanda ülkenin önceliğine göre yeni arayışlar içinde olmalıdır.
Artık üniversitelere sadece eğitim veren, araştırma yapan kurumlar olarak bakmamalıyız. Üniversitelere eğitimi ve araştırmayı endüstri ile bütünleşik yapıda sürdüren, kamu ve özel sektörler ile iş birliği içinde olan, ülkenin ihtiyacına göre öncelikli alanlarında topluma fayda sağlayan ve katma değer üreten, devamlı surette teknolojiyi geliştirmeye odaklı bir kurum olarak bakmayı öğrenmeliyiz.
Böylece üniversitelerin katkısı ile savunma sanayinde yaptığımız atılımları her alanda yapabileceğimizi gösterebiliriz. Örneğin sağlık sektöründe teşhis ve tedavide iyi olmamız yetmez. Neticede kullandığımız tüm alet ve teçhizatların neredeyse tamamı ithal edilmektedir. Dolayısıyla bunların üretimi ve yazılımlarını yapabilecek şirketleri üniversite teknoparklarında kurarak yerli ve milli cihazlarımızı üretebilmenin yolunu üniversitelerimiz ve araştırma kuruluşlarımızın destekleri ile başarabilecek hedeflerimizi ortaya koyacak iradeyi özlemekteyiz. Bugün üniversitelerimizin birçoğu maalesef bu hedeflerin çok uzağında kalmışlardır. Mevcut üniversitelerimizde imkân verildiğinde yapılan faydalı işler muhakkak vardır, ancak bunların sürdürülebilir ve kurumsal bir yapıya kavuşturulması gerekmektedir.
Ülkemizin öncelikli alanlarında eğitim alan yetişmiş insan gücünün lisans, yüksek lisans ve doktora çalışmaları aslında disiplinler arası bir formasyona göre idame edilmesi gereken formatta olması gerekmektedir. Bireysel olarak farklı disiplinlerde ve farklı kurumlar ile ortak çalışmalar yapabilen akademisyenlerimizin sayısı üniversitelerimizde artmaktadır. Önemli olan, bu iş birliklerinin ortaya çıkardığı faydanın ülke kaynaklarına ve en önemlisi de teknolojiye olacak katkısının sürdürülebilir hale gelmesidir. Üniversiteler, firmalarımızın ve sanayi kuruluşlarımızın yaşadıkları sektörel zorlukları daha iyi kavrayarak, beklentilerini daha iyi anlayabilmeli ve karşılıklı iş birliğini geliştirme adına kilometre taşlarını birlikte döşeyebilmelidirler.
Sayın Devlet Bahçeli’ninİstanbul’un fethinin 600. yıldönümüne denk gelen 2053 yılına kadar olan 27 yıllık süreyi dokuzar yıllık üç aşamalı bir stratejik planla ihya edilmesini hedef olarak sunması, geleceğin Türkiye’sini inşa edecek olan bu yolculukta “Teknoloji Geliştiren bir Türkiye” hedefimiz varsa mutlaka Milli Teknoloji Hedefi yolculuğunda yeni tip Milli Üniversite yapılanmasının artık zaruri hale geldiğini göstermektedir. Bu hedefimizi bir proje olarak düşünürsek, proje adı için “Türkiye Yüzyılında Yeni Nesil Milli Üniversite” adını verebiliriz.
Bu ulvi hedefe götürecek üniversite yapısını oluşturabilmemiz için önceki yazılarımızda ifade edilen sorunlar ve öneriler mutlaka hayata geçirilmelidir. Ayrıca, Sayın Bahçeli’nin manifestosunda önemle vurguladığı gibi, “devlete yuvalanarak varlığımız ve birliğimizi riske atan, hâlâ aktif olan kripto damar FETÖ ile benzeri her türlü yapının kararlılıkla üzerine gidilmelidir.” Bu yapıdan temizlenmiş Yeni Nesil Milli Üniversite varlığının bir ihtiyaç olduğu, önümüzdeki dönemdeki Türk ve Türkiye Yüzyılını inşa etme hedefi için ne kadar önemli olduğunun bir kanıtıdır.
Milli Üniversite Yapısı sadece bir ütopya değil, ülkemizin geleceği için bir zorunluluktur.
Tüm okuyucularıma sağlık, huzur ve başarı dolu bir hafta diliyorum.












