1963 yılında kurulan Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK), bugün yalnızca bir destek mekanizması değil; ülkemizin bilim ve teknoloji politikalarını şekillendiren, akademiyi sanayiyle, üniversiteyi devletle buluşturması beklenen stratejik bir kurumdur. Öte yandan bu beklentinin fiiliyata ne ölçüde yansıdığı sorusu, her geçen yıl daha sancılı bir biçimde gündemin karşısına çıkmaktadır.
TÜBİTAK'ın akademik burs ve proje destekleri sayesinde uluslararası yayın sayımız artmış, Avrupa ve Amerika’da araştırma deneyimi kazanan öğretim üyesi profilimiz zenginleşmiştir. Ancak burada durup şu soruyu sormak kaçınılmazdır: Üretilen bilgi, milli teknolojiyi güçlendiriyor mu? Yoksa destek mekanizmaları, yalnızca akademik kariyer basamaklarını hızlandıran bir işleve mi hapsolmuş durumda?
Sorunun yanıtı acıdır: Büyük çoğunlukla ikincisi. Desteklenen projelerin çıktıları incelendiğinde, ülkemizin stratejik önceliklerine dokunan, sanayide karşılık bulan, patent ya da ürüne dönüşen çalışmaların oranı son derece sınırlı kalmaktadır. Buna karşın projelerin sarf malzeme ve ekipman harcamaları, çoğunlukla döviz bazlı fiyatlandırıldığından, kamu kaynakları büyük ölçüde dışarıya akmaktadır. Sonuç: Daha fazla makale, daha fazla doktora unvanı; ama stratejik teknoloji bağımsızlığında anlamlı bir ilerleme yok.
Üniversitelerdeki Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP) komisyonları da benzer bir kısır döngü içindedir. TÜBİTAK’tan ret alan projeler, zaman zaman BAP kanalıyla finanse edilerek yeniden hayata geçirilmektedir. Bu durum, kalite güvencesi açısından ciddi bir soru işareti doğurmaktadır. Üstelik komisyon üyelerinin seçim süreçlerinde ve kaynak dağılımında ahbap-çavuş ilişkilerinin belirleyici olduğuna dair gözlemler, sistemin yapısal kırılganlığını gözler önüne sermektedir.
Peki ne yapılmalıdır? Her şeyden önce TÜBİTAK'ın destek süreçleri, çıktı odaklı bir değerlendirme anlayışıyla kökten yeniden tasarlanmalıdır. Proje sonuçlarının bilimsel yayınla değil, teknolojik etki, endüstriyel kullanılabilirlik ve ulusal önceliklerle örtüşme ölçütleriyle değerlendirilmesi esas alınmalıdır. Bunun için üniversite-sanayi ortak proje zorunluluğu, belirli bir destek eşiğinin üzerindeki tüm projelere sistematik biçimde uygulanmalıdır.
İkinci olarak, Milli Teknoloji Hamlesi kapsamında belirlenen öncelikli alanlara (savunma, uzay, enerji, sağlık teknolojileri ve yapay zekâ) yönelik projelere ayrılan pay artırılmalı; bu alanlardaki başarılı araştırmacılar ek ödül ve süreklilik desteğiyle teşvik edilmelidir. Yurt dışı araştırma bursları ise yalnızca akademik sosyalleşme aracı olarak değil, belirli bir Ar-Ge misyonu tanımlanmış ve dönüşte bu birikimi kuruma aktarma taahhüdü içeren yapılar olarak yeniden çerçevelenmelidir.
Üçüncü ve belki de en kritik adım, şeffaflık ve hesap verebilirlik mekanizmalarının güçlendirilmesidir. Desteklenen projelerin çıktıları, bağımsız izleme kurullarınca düzenli olarak kamuoyuyla paylaşılmalı; BAP komisyonlarının üye seçim kriterleri ve kaynak dağılım kararları denetlenebilir bir çerçeveye oturtulmalıdır. Çıkar çatışması bildirimi zorunluluğu, proje değerlendirme süreçlerinde istisna değil kural olmalıdır.
21. yüzyılda rekabet, hammaddeye değil bilgiyi teknolojiye dönüştürme kapasitesine dayanmaktadır. Üniversitelerimiz ve TÜBİTAK, bu dönüşümün iki temel aktörüdür. Ancak her iki kurumun da içselleştirmesi gereken gerçek şudur: Bilimsel üretkenlik ile ulusal fayda, birbirinin alternatifi değil, zorunlu tamamlayıcısıdır. Akademisyen yalnızca kendi uluslararası tanınırlığını değil, ülkesinin geleceğini de inşa etmekle yükümlüdür. Bunun için gereken yapısal dönüşümü ertelemek; kısıtlı kaynaklarımızı, kadro unvanlarına ve boş rafları dolduran raporlara harcamaya devam etmek anlamına gelir.
Bir kez daha tekrarlamak gerekirseMilli Üniversite Modeli sadece bir ütopya değil, ülkemizin geleceği için bir zorunluluktur.
Fakat maalesefzaman, reform için değil erteleme için tükeniyor.
Tüm okuyucularımıza sağlık, huzur ve başarı dolu bir hafta diliyorum.












