Türkiye, özellikle son on yılda savunma sanayiinde çarpıcı bir atılım gerçekleştirdi. İHA’lardan zırhlı araçlara, gemilerden füzelere kadar geniş bir yelpazede yerli ve milli üretim yapan bir ülke haline geldik. Peki, bu başarıda üniversitelerimizin payı nedir? Bu sorunun yanıtı, maalesef beklentilerimizin çok gerisinde kalıyor.
Kurumsal Altyapı Var, Ancak Yeterli mi?
Hepimizin bildiği gibi ülkemizde bilim üretmek ve teknoloji ağırlıklı kalkınma gayretleri adına birçok kurum kurulmuştur. Örneğin 1961 yılında Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) ile 1963 yılında kurulan Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK), bilim üreten ve teknoloji ağırlıklı araştırma ve üretim yapan kurum/kuruluş ve kişileri yıllardır destekleyerek faaliyet gösteren kurumlarımızdır. Daha sonra bunlara 1993 yılında kurulan Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) eklenmiştir.
Bunların yanı sıra, ülkemizin daha iyi bir dünya adına savunduğu tezleri daha gür seslendirebilmek, ekonomisini güçlendirmek ve her alanda bağımsız olabilmek için milli teknoloji hamlesini gerçekleştirmesinin kaçınılmaz olduğuna inanan bir grup genç girişimci ve genç profesyonel de bu hamlelerin gerçekleştirilmesine yönelik katkılarını sağlamak adına kurumsallaştıklarını görmekteyiz.
Savunma Sanayiinde Çarpıcı Başarı
Özellikle savunma sanayi alanında hem kamu hem de özel sektör kurumların sundukları katkı göz kamaştırmakta ve dünya kamuoyunun inanılmaz güven duyması neticesinde üretilen teçhizat taleplerinin karşılanmasında zorlanmaları bize millet olarak güven vermektedir. Bu manada bilim ve teknoloji üretmesi beklenen kurum ve kuruluşlarımız başta üniversiteler olmak üzere henüz bir atılım yapamamışken, özellikle Türk Savunma Şirketleri milli teknoloji geliştirme süreçlerine hem katılımı sağlamak hem de stratejik açıdan kritik, yüksek katma değerli, milli ve özgün olarak üretilmesi milli bekamız açısından öncelikli olan ürün, sistem ve bileşenlerinin üretilmesine dönük girişim, AR-GE, proje hazırlama gibi bilimsel faaliyetleri yapmak ve desteklemektedirler.
Bu şirketlerimiz sırasıyla Hava Platformları, Pil ve Güç Sistemleri, Elektronik ve Yazılım, Bilgi Teknolojileri, Kara Platformları, Deniz Platformları, Roket-Füze Mühimmatları alanlarında ülkemiz adına hem yapılan bilimsel çalışmalara destek veren hem de cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında arzuladığımız, hayalini kurduğumuz, hedeflediğimiz Türk Asrı ülküsüne ulaşmayı sağlayacak milli teknolojiyi geliştiren ve ürünler sunan şirketlerimiz, Devlet ve Millet olarak gurur duyduğumuz şirketler olmaya devam etmektedirler. Bu şirketlerden bazılarını zikredecek olursak; BAYKAR, Türk Havacılık ve Uzay Sanayii (TAI), TUSAŞ Motor Sanayii A.Ş., ASELSAN, ALTAY Yazılım Savunma, HAVELSAN, BMC, Otokar, FNSS Savunma Sistemleri, Gölcük/Pendik Askeri Tersaneleri, ROKETSAN olarak söylenebilir.
Üniversiteler Nerede?
Yukarıda sunmaya çalıştığımız savunma sanayi alanındaki araştırma faaliyetleri ile üretkenlik çıktıları üniversitelerimiz, DPT ve TÜBİTAK özelinde ele alınıp incelendiğinde maalesef iç açıcı bir tablo ile karşılaşamamaktayız. Dolayısıyla Akademik Camia burada durup düşünmesi gerekmez mi? Ülkemiz son yıllarda, özellikle de 15 Temmuz sonrası emperyalizmin ağır tehditleri ile boğuşurken, ağır yaptırımlara karşı mücadele ederken, kazandığı kazanımları canı pahasına korumaya çalışırken, birinci önceliğimiz olan Savunma Sanayiine Üniversitelerimiz neden gerekli katkıyı verememektedir?
Aslında savunma sanayi şirketlerimizin birçoğunda çalışan nitelikli çalışanlarımızın büyük oranda Türk Yükseköğretimine bağlı üniversitelerden mezun olduklarına dair hiçbir şüphemiz yoktur. O halde buradaki sıkıntı nedir?
Sistemsel Sorunlar ve Çözüm Önerileri
Sıkıntımızın ne olduğuna, aslında daha önceki yazılarımızdaki sorunlara dair çözüm önerileri ile değinmiştik. Yani “Halk için mi? Sanat için mi?” ikileminde olduğu gibi üniversitelerde görev yapan öğretim üyeleri yaptıkları makaleler ile sadece doçent sonra da profesör olup hayatlarını rahat bir şekilde idame ettirecekler, ya da bu yaptıkları araştırma eserlerinin katma değerleri ile ülkemize ve insanımıza hatta tüm insanlığa karşı faydalı ürünlerin ortaya çıkmasına vesile mi olacaklardır?
Ya da Üniversite Yönetim Kadrosu günlük kazanımların mı peşinden koşacaklar? Yoksa kaliteli, özgün, daha nitelikli araştırma, geliştirme ve teknolojiye yön verecek eserlerinin ortaya çıkması için devletin kendilerine verdiği imkân ve şartları organize ederek ülkemizin ihtiyaçlarını önceleyecek, sorunlarımıza çözüm üretecek bilim insanlarının yetişmesine mi olanak sağlayacak ve yetişmişlerinin de önünü açacak bir süreç mi hazırlayacaklardır?
Tabi burada anlatılmaya çalışılan durumu bilen ve kendini ülkemize ve insanlarımıza karşı borçlu hissederek kendisine sunulan imkânlar çerçevesinde devletine karşı sorumluluk duygusu ile hareket eden öğretim elemanı arkadaşlarımı ve yöneticilerimizi tenzih ederek sadece sistemin sorgulanması ve Türk Yükseköğretiminin tepeden tırnağa kadar ıslah edilerek yeni bir Milli Üniversite Yapısının kurulması adına bu satırları kaleme almakta olduğumu da vurgulamayı bir görev bilmekteyim.
Sonuç Yerine
Üniversitelerimizin bilim ve teknoloji üretme konusunda beklenen katkıyı sağlayabilmesi için öncelikle akademik değerlendirme kriterlerinin yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Sadece makale sayısı ve atıf indekslerine dayalı bir terfi sistemi yerine, üretilen bilginin toplumsal ve ekonomik katkısının da dikkate alındığı bir model kurulmalıdır. Üniversite-sanayi iş birliği modelleri güçlendirilmeli, araştırmacıların sektörle beraber çalışması teşvik edilmelidir.
Türkiye’nin teknolojik bağımsızlık yolculuğunda üniversiteler, sadece mezun yetiştiren değil, aynı zamanda bilgi üreten ve bu bilgiyi toplumsal faydaya dönüştüren kurumlar olmalıdır. Savunma sanayiinde gösterdiğimiz başarıyı diğer alanlara da taşıyabilmemiz için akademik dünyanın bu dönüşümde öncü rol üstlenmesi kaçınılmazdır. Aksi takdirde, dünyada bilim ve teknoloji yarışında geri kalmak ve bağımlılığımızı sürdürmek zorunda kalacağız.
Şimdi, tam da bu konuda somut adımlar atmanın zamanıdır. Milli Üniversite Yapısı sadece bir ütopya değil, ülkemizin geleceği için bir zorunluluktur.
Tüm okuyucularıma sağlık, huzur ve başarı dolu bir hafta diliyorum.













Ayağı yere basan tespitler,ufuk acıcı değerlendirmeler.Faydalandım,teşekkürler hocam.