“Etik” kelimesi bugün sıkça kullanılıyor; ancak çoğu zaman davranışlarımızla değil, söylemlerimizle var oluyor. Herkes doğruluktan, adaletten ve liyakatten yana olduğunu söylüyor; fakat gündelik hayatın küçük ayrıntılarına bakıldığında, bu değerlerin çoğu zaman esnetildiği görülüyor. Etik, artık kesin bir ilke olmaktan ziyade, şartlara göre hatırlanan bir kavrama dönüşmüş durumda.
İş hayatında etik, çoğu zaman performans hedefleriyle sınanıyor. Sonuca ulaşmak, yöntemin önüne geçiyor. “Herkes böyle yapıyor” cümlesi, pek çok etik ihlalin sessiz gerekçesi hâline gelmiş durumda. Bir raporun biraz erken onaylanması, eksik bir bilginin görmezden gelinmesi ya da emeğin gerçek sahibinin adının anılmaması… Bunlar büyük skandallar değil belki; ama etik aşınma tam da bu küçük kabullerle başlıyor.
Akademik dünyada durum farklı görünse de özünde benzer bir tablo var. Bilginin peşinde olması gereken bir alan, zaman zaman unvanların ve sayısal başarıların gölgesinde kalıyor. Yayın baskısı, atıf sayıları ve akademik yükselme kaygısı; etik hassasiyetlerin önüne geçebiliyor. Başkasının fikrini yeterince görünür kılmamak, aceleyle hazırlanmış çalışmalar ya da danışman–öğrenci ilişkilerinde sınırların bulanıklaşması, bu alandaki etik tartışmaların başlıca başlıkları arasında yer alıyor.
Öğrencilik süreçlerinde ise etik, çoğu zaman “yakalanmamak” üzerinden tanımlanıyor. Kopya çekmek, ödev paylaşmak ya da yapay zekâdan yararlanırken emeği sahiplenmek, bir ahlak meselesi olmaktan çıkıp teknik bir beceri gibi algılanabiliyor. “Zaten sistem adil değil” düşüncesi, bireysel sorumluluğu ortadan kaldıran bir gerekçeye dönüşüyor.
Gündelik hayattan basit bir sahne bu durumu özetlemeye yetiyor: Kalabalık bir yerde sıra bekleyen insanlar… Bir kişi öne geçiyor, diğeri ses çıkarmıyor. Çünkü itiraz etmek zaman alacak, gerilim yaratacak. Küçük bir haksızlık, büyük bir sessizlikle geçiştiriliyor. Etik ihlal, yalnızca yapanın değil; görüp susanın da paylaştığı bir duruma dönüşüyor.
Günümüz insanı için etik, çoğu zaman “ideal şartlarda” geçerli bir ilke. Zorlayıcı koşullarda ise ertelenebilir bir lüks gibi görülüyor. Oysa etik tam da zor anlarda anlam kazanır. Kolay olanı değil, doğru olanı seçme iradesidir.
Belki de asıl mesele, etiği yalnızca kurallar bütünü olarak görmemizdir. Etik, yönetmeliklerde yazılı maddelerden önce; bireyin kendisiyle kurduğu sessiz bir sözleşmedir. Kimse bakmazken de doğruyu yapabilme meselesidir.
Bugün etik üzerine çok konuşuyoruz; çünkü ona her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyoruz. İşte, okulda, sokakta… Büyük kararlar kadar küçük tercihler de bu ihtiyacı belirgin kılıyor. Çünkü etik, bir gün herkese lazım olan bir kavram değil; her gün herkesin sınandığı bir duruştur.
Belki de yeniden sormamız gereken soru şudur: Doğruyu bilmiyor muyuz, yoksa doğruyu ertelemeye mi alıştık?













Kaleminize sağlık hocam keyifle okuduk