4 Nisan 1997’de Başbuğ Alparslan Türkeş vefat etti. O gün, yalnızca bir siyasi liderin ölümü değil; Türk milliyetçiliğinde bir dönemin kapanışı ve aynı zamanda bir mirasın devredilişi yaşandı. Aradan geçen yıllara rağmen 4 Nisan’ın hâlâ güçlü bir anlam taşıması, Başbuğ Türkeş’in yalnızca yaşadığı dönemi değil, sonrasını da şekillendiren bir isim olmasından kaynaklanır.
Başbuğ Alparslan Türkeş, Türk siyasal hayatında rahat zamanların değil, sert dönemlerin lideridir. Onun hayatı; tabutluklar, sürgünler, tutuklamalar ve sürekli bir mücadeleyle örülüdür. 1944’te yaşananlar, Başbuğ Türkeş’in şahsında Türk milliyetçiliğinin devletle, sistemle ve zamanın ruhuyla girdiği zorlu imtihanlardan biridir. Ancak o, bu süreci bir kırılma değil, bir karakter sınavı olarak okumuştur.
Başbuğ Türkeş’i farklı kılan yönlerden biri, fikri yalnızca savunmakla yetinmemesi, onu aksiyona dönüştürmesidir. Düşünce ile teşkilatı, ideal ile disiplini birlikte ele almıştır. Bu nedenle Türk milliyetçiliği, onun liderliğinde dağınık bir duygu hâlinden çıkıp sistemli bir dünya görüşüne dönüşmüştür. Ülkücülük, bu sürecin adı olmuştur.
Ülkücülük, Başbuğ Alparslan Türkeş’in geride bıraktığı en büyük mirastır. Ancak bu miras, yalnızca bir siyasi hareket ya da dönemsel bir gençlik refleksi değildir. Ülkücülük; ahlakı merkeze alan, fedakârlığı esas kabul eden, bireyi milletin sorumluluğuyla buluşturan bir duruştur. Başbuğ Türkeş’in “önce ahlak ve maneviyat” vurgusu, bu davanın sertliğini vicdanla dengeleyen temel ilkedir.
Onun milliyetçilik anlayışı geçmişe takılıp kalan bir nostaljiye dayanmaz. Başbuğ Türkeş, Türk milletinin geleceğini planlayan bir liderdir. Güçlü devlet, disiplinli toplum, üretken ekonomi ve eğitimli nesiller fikri, onun gelecek tasavvurunun omurgasını oluşturur. Bu yönüyle Başbuğ Türkeş’in milliyetçiliği, duygusal olduğu kadar akılcıdır; romantik olduğu kadar programlıdır.
Başbuğ Alparslan Türkeş, 80 yıllık ömrü boyunca pek çok siyasi fırtınanın içinde kalmış; zaman zaman ağır eleştirilere, yalnızlıklara ve haksızlıklara maruz bırakılmıştır. Ancak o, bu süreçlerin hiçbirinde davasını kişisel kırgınlıkların ya da geçici hesapların zeminine taşımamıştır. Liderliği, şahsi bir öne çıkış değil; davaya adanmış bir sorumluluk olarak görmüştür.
Başbuğ Türkeş’in önceliği her zaman fikrin ve davanın selameti olmuştur. Şahsı, bu fikrin önüne geçmemiş; aksine fikri temsil etmenin yükünü omuzlarında taşımıştır. Ülkücü Hareket içinde ve Türk Dünyasında “Başbuğ” sıfatıyla anılması da bir makam iddiasından değil; bu ağır sorumluluğu kararlılıkla üstlenmiş olmasından kaynaklanmaktadır.
4 Nisan 1997, bu uzun mücadelenin sona erdiği tarihtir. Ancak Türk milliyetçileri açısından bu tarih bir bitişten ziyade bir emanet bilincini temsil eder. Başbuğ Alparslan Türkeş’in ardından kalan, yalnızca hatıralar değil; taşınması gereken bir fikir, korunması gereken bir duruştur.
Bugün 4 Nisan, bir yas günü olmanın ötesinde bir muhasebe günüdür. Başbuğ Türkeş’i anmak, onun adını tekrar etmekten çok; bıraktığı fikrî mirası doğru anlamak ve geleceğe taşımakla mümkündür. Çünkü bazı liderler vefat ettikleri gün tarihe karışmaz; aksine o gün, bir davaya dönüşür.













"Başbuğlar ölmez" Allah rahmet eylesin.????????