3 Mayıs 1944, Türk tarihinin takviminde sıradan bir gün değildir. O tarih anıldığında zihinlere önce ağır sahneler düşer: Mahkeme salonları, uzun sorgular, soğuk tabutluklar… Devleti idare edenlerin sert yüzüyle karşı karşıya kalan aydınlar, fikir adamları, gençler… Evet, 1944 denildiğinde bunlar akla gelir. Ancak Türk milliyetçileri için 3 Mayıs, yalnızca bir baskı döneminin adı değil; aynı zamanda bir fikrî direnişin, bir kimlik bilincinin ve bir uyanışın sembolüdür.
Bu sürecin fikrî merkezinde Hüseyin Nihal Atsız vardır. Atsız, yalnızca bir edebiyatçı ya da tarihçi değil; Türkçülüğü bir fikir disiplini, bir ahlak meselesi hâline getiren isimlerden biridir. 1944 sürecine giden yol, onun kaleminden çıkan yazılarla, fikrî netliğiyle ve tavizsiz duruşuyla şekillenmiştir. Atsız’ın yargılanması, aslında bir şahsın değil; Türkçülük fikrinin yargılanmasıdır. Bu yüzden mahkeme salonları, Türk milliyetçilerinin hafızasında yalnızca birer hukuk mekânı değil; fikrin açıkça savunulduğu kürsüler olarak hatırlanır.
3 Mayıs’ı anlamlı kılan unsurlardan biri de bu fikrî bedelin göze alınmış olmasıdır. Atsız’ın şahsında somutlaşan bu duruş, Türk milliyetçiliğinin romantik bir söylem değil; zor zamanlarda da ayakta durabilen bir fikir olduğunu göstermiştir. Tabutluklar, bu bedelin en sert yüzüdür. Fakat Türk milliyetçileri için bu karanlık mekânlar, iradenin kırıldığı değil; bilincin keskinleştiği yerler olarak anılır.
Bu dönemin genç subaylarından biri olan Başbuğ Alparslan Türkeş ise 3 Mayıs’ın yalnızca bir hatıra değil, geleceğe taşınan bir sorumluluk olduğunu gösteren isimlerin başında gelir. Başbuğ Türkeş, 1944’te yaşananları kişisel bir travma olarak değil; bir dava terbiyesi olarak okumuştur. Bu bağlamda 3 Mayıs, fikrin örgütlü bir iradeye dönüşmesinin de başlangıç noktalarından biridir. Mahkeme salonlarında yargılanan Türkçülük, onun siyasal mücadelesinde toplumsal bir harekete evrilmiştir.
Bu nedenle 3 Mayıs, Türk milliyetçileri nezdinde bir matem günü değil; bir bahar havasında anılır. Çünkü bu tarih, yenilginin değil; bedel ödeyerek ayakta kalmanın adıdır. Bahar benzetmesi tam da burada anlam kazanır. Bahar, her zaman güneşli başlamaz; çoğu zaman sert bir kışın ardından gelir. 1944’te yaşananlar da Türk milliyetçiliğinin böyle bir kıştan geçtiğini; fakat bu kışın fikri kurutmadığını, aksine kökleştirdiğini gösterir.
Bugün 3 Mayıs’ın bir bayram havasıyla kutlanması, yaşanan acıların unutulması anlamına gelmez. Aksine, Atsız’ın fikrî mirası ile Başbuğ Türkeş’in siyasi ve teşkilatçı çizgisinin aynı hafızada buluşmasıdır bu. Kalemin ve mücadelenin, fikrin ve aksiyonun aynı tarih etrafında birleşmesidir.
Sonuç olarak 3 Mayıs 1944; Hüseyin Nihal Atsız’ın fikrî cesaretiyle, Başbuğ Alparslan Türkeş’in geleceğe taşıdığı iradeyle Türk milliyetçiliğinde müstesna bir yere sahiptir. Mahkemeler ve tabutluklar bu tarihin acı yüzüdür; bahar havası ise o acılardan süzülen anlamın adıdır. Çünkü bazı fikirler, en çok baskı altında sınanır ve en çok o zaman kök salar. 3 Mayıs, Türk milliyetçileri için tam da böyle bir köklenmenin tarihidir.












