15 Temmuz gecesi Türkiye’de yaşananlar, yalnızca bir darbe teşebbüsüne verilen tepki olarak okunursa eksik kalır. O gece asıl görünür olan şey, Türk toplumunun kriz anlarında devreye giren kolektif refleksi, başka bir ifadeyle toplumsal seferberlik kapasitesiydi. Bu, anlık bir öfke patlamasından ziyade, tarihsel hafızayla beslenen bir davranış örüntüsünün açığa çıkmasıydı.
Sosyolojik açıdan bakıldığında ilk dikkat çeken unsur, spontane kolektif eylemdir. 15 Temmuz gecesi sokaklara çıkan insanlar, klasik anlamda örgütlü bir hareketin parçası değildi. Ortada hiyerarşik bir yapı, önceden belirlenmiş bir liderlik ya da planlı bir mobilizasyon yoktu. Buna rağmen geniş bir kitle, benzer bir anda benzer bir tepki verdi. Bu durum, toplumda örtük bir normlar sisteminin ve kriz anlarında aktive olan ortak bir “ne yapılmalı” bilgisinin varlığını gösterir.
Bu refleksin beslendiği ana kaynaklardan biri kolektif hafızadır. Türkiye’de darbe, soyut bir siyasal kavram değildir; aile anlatılarıyla, kuşaklar arası aktarım yoluyla canlı tutulan bir travmadır. 1960, 1971, 1980 ve 28 Şubat, yalnızca tarih kitaplarında değil; gündelik dilde, ev içi sohbetlerde ve siyasi bilinçaltında yer alır. Bu nedenle 15 Temmuz gecesi yaşananlar, toplum tarafından “yeni” bir durum olarak değil, tanıdık bir tehdit olarak algılandı. Ancak öncekilerden ayrılan belirgin farkı, FETÖ’nün organizesi ve telkinleriyle Türk ordusuna ve devletin kurumlarına sızmış olan mankurtların devleti ele geçirmeye çalışmasıdır. Türk Milleti, tarihsel süreç içerisinde kazandığı refleksini bir kez daha göstermiş ve devletine sahip çıkmıştır.
Bir diğer önemli sosyolojik boyut, kimliklerin geçici askıya alınmasıdır. Normal zamanlarda siyasal, mezhepsel ya da ideolojik kimlikler üzerinden keskinleşen toplumsal ayrımlar, o gece belirgin biçimde geri çekildi. Bunun yerine, daha kapsayıcı bir biz duygusu devreye girdi. Bu, Benedict Anderson’ın ifadesiyle “hayali cemaat”in kriz anlarında somutlaşmasıdır. Toplum, farklılıklarını tamamen yok etmeden, onları ikinci plana itebildi.
15 Temmuz refleksini anlamada kritik kavramlardan biri de meşruiyet algısıdır. Cumhurbaşkanı'nın millete yaptığı çağrı, toplumda karşılık bulan önemli bir mobilizasyon unsuru olmuştur. Ancak bu çağrıyı anlamlı kılan, Türk milletinin tarihsel hafızası ve devlet bilinciyle harekete geçmesidir. Toplum, devlet ile hükümeti teorik düzeyde tartışmasa da, pratikte devletin meşru otoritesine yönelen tehdidi sezgisel olarak kavramış; devletine, Cumhurbaşkanına ve demokratik yollarla oluşmuş hükümetine sahip çıkmıştır. Bu yönüyle 15 Temmuz gecesi ortaya çıkan toplumsal refleks, belirli bir siyasi aktöre verilen destekten ziyade, meşru siyasal düzenin ve anayasal devlet yapısının korunmasına yönelik kolektif bir iradenin tezahürü olmuştur. Weberyen anlamda bu durum, meşru otoritenin toplumsal rıza temelinde karşılık bulduğunu göstermektedir.
Korku meselesi ise başlı başına bir sosyolojik okuma alanıdır. 15 Temmuz gecesi korku ortadan kalkmadı; ancak kolektif cesaret, bireysel korkunun önüne geçti. Sosyolojide bu durum, bireysel risk algısının ortak bir anlam ve amaç etrafında geri plana itilmesi olarak değerlendirilir. Türk milleti, tarih boyunca vatanı, devleti ve milleti söz konusu olduğunda gerektiğinde canını ortaya koyabilecek bir iradeye sahip olduğunu defalarca göstermiştir. O gece meydanlara çıkan insanlar, ölümü küçümsedikleri için değil; sessiz kalmanın vicdani ve ahlaki sorumluluğunu daha ağır hissettikleri için harekete geçti. Bu durum, Nurettin Topçu'nun İsyan Ahlâkı'nda vurguladığı, insanı harekete geçiren asıl gücün korkusuzluk değil, vicdan karşısındaki sorumluluk olduğu düşüncesini de hatırlatmaktadır. Bu yönüyle kolektif cesaret, korkunun yokluğu değil; ahlaki sorumluluğun korkuya üstün gelmesidir.
Bu noktada 15 Temmuz, modern toplumlarda sıkça görülen siyasal apatinin kırıldığı nadir anlardan biri olarak da okunabilir. Normal zamanlarda siyaseti uzak, kirli ya da etkisiz bulan geniş kitleler, o gece siyasetin doğrudan hayatla ilişkisini somut biçimde deneyimledi. Demokrasi, soyut bir ideal olmaktan çıkıp bedeli olan bir pratik hâline geldi.
Ancak sosyolojik gerçekçilik şunu da gerektirir: Bu tür yüksek yoğunluklu kolektif refleksler süreklilik arz etmez. Toplumsal seferberlik, gündelik hayatın rutinleri içinde zamanla çözülür. Bu nedenle 15 Temmuz'un toplumsal hafızadaki yerinin korunması, yalnızca kriz anlarında ortaya çıkan reflekslerle değil; anma programlarıyla kolektif hafızanın canlı tutulmasına, bu hafızanın eğitim, hukuk ve demokratik kurumlar aracılığıyla gelecek kuşaklara aktarılmasına bağlıdır. Kalıcı toplumsal dayanıklılık, hafızanın kurumsal yapılarla desteklenmesiyle mümkün olur.
15 Temmuz gecesi, Türk toplumunun kriz anlarında hâlâ güçlü bir toplumsal dayanışma kapasitesine, canlı bir kolektif hafızaya ve belirli bir meşruiyet hassasiyetine sahip olduğunu gösterdi. Bir toplumun karakteri bazen uzun yıllarda değil, bir gecede verdiği refleksle okunur. 15 Temmuz, tam da böyle bir gecedir.
Bu vesileyle, 15 Temmuz gecesi Devleti ve Milleti uğruna canlarını feda eden aziz şehitlerimizi rahmet ve minnetle, kahraman gazilerimizi ise şükranla yâd ediyoruz. Onların fedakârlıkları, milletimizin birlik ve beraberlik iradesinin en güçlü nişanelerinden biri olarak daima hatırlanacaktır.
Cenâb-ı Hak'tan niyazımız; milletimize birlik, devletimize dirlik ve ülkemize huzur ihsan etmesidir. Ata yadigârı bu kutlu devletimizi her türlü fitne ve ihanetten muhafaza eylesin, bayrağımızı ilelebet semalarda dalgalandırsın. Dede Korkut'un dualarından ilhamla ifade edecek olursak; devletimiz daim, bahtı açık ve payidar olsun. Devlet-i ebed müddet ülküsüyle kıyamete dek varlığını sürdürsün. Allah (C.C.) devletimize ve milletimize zeval vermesin.










Amin ecmain
Konuya derinlik katan yazınız için teşekkür ederiz.