Sevgili Okurlarım,
Bugünkü yazımda da müsaadenizle aynı konuya devam etmek istiyorum: Liyakat.
Liyakat kavramı, İslamiyet'in ilk yıllarından Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş ve yükseliş dönemine, hatta çöküş sürecine, Cumhuriyet'in kuruluşuna ve günümüze kadar her daim üzerinde durulması gereken bir meseledir.
Osmanlı İmparatorluğu’nu cihan devleti yapan en önemli faktörlerden biri, liyakatin harfiyen uygulanmış olmasıydı. Kanuni Sultan Süleyman dönemindeki liyakat anlayışının bir örneği ise şöyledir:
"Sultanın karargâhı çok kalabalıktı. Hizmetkârlar ve yüksek mevki sahibi kimselerle doluydu. Bütün hassa süvarileri, sipahiler, garîbler, ulufeciler ve çok sayıda yeniçeriler karargâhtaydı. Bu muazzam kalabalık içinde tek bir kişi bile yoktu ki itibarını kendi şahsi cesaretinden ve meziyetlerinden başka bir şeye borçlu olsun. Kişiye, verdiği hizmetlere ve yüklendiği vazifeye göre saygı gösteriliyor. Bu nedenle üstünlük mücadelesi de yok. Herkesin yaptığı işe uygun olarak tayin edildiği bir makamı var. Sultan, vazifeleri ve görülecek hizmetleri bizzat kendisi dağıtıyor. Bunu yaparken o kimsenin servetini ve rütbesini önemsemiyor, adayın şöhretini ve nüfuzunu düşünmüyor. Sadece meziyetlerini göz önüne alıyor, kabiliyetini, karakterini ve mizacını değerlendiriyor. Böylece herkes layık olduğunun karşılığını görüyor ve makamlar işlerin üstesinden gelebilecek kimselerle doluyor."
Bu sözlerden de anlaşıldığı üzere, Osmanlı İmparatorluğu’nun yükseliş döneminde liyakat temel esas kabul edilmiş ve kişilerin sadece kabiliyetleri göz önünde bulundurulmuştur. Ancak Osmanlı’nın son birkaç yüzyılında bu liyakat esasları bozulmaya başlamış, ehil olmayan kişiler de görevlere atanır hale gelmiştir. Bu değişim, imparatorluğun zayıflaması ve nihayetinde yıkılmasına giden süreçte önemli bir rol oynamıştır.
Cumhuriyet Dönemi ve Liyakat
Cumhuriyet’in ilk yıllarında, liyakat anlayışının yeniden tesis edilmesine büyük önem verilmiştir. Ancak, ilerleyen süreçte ne yazık ki bu anlayışta bir erozyon yaşanmıştır. Sonuç olarak, 15 Temmuz hain darbe girişimini tetikleyen en önemli unsurlardan biri de liyakat anlayışının zayıflaması olmuştur. Darbe girişimi sonrası ordumuz, ehil olmayan kişilerden ve aklını başkalarına teslim edenlerden arındırılmış, bugünkü başarılı harekâtlarımız ve güçlü savunma sanayimiz bu sayede inşa edilmiştir.
Değerli okurlarım, bundan sonra da liyakat anlayışını güçlü tutmak zorundayız. Bu, bizden sonraki kuşaklarımıza olan borcumuzdur. Aksi takdirde, başımıza türlü felaketler ve sıkıntılar gelebilir.
Unutmayalım ki; 6 Şubat 2023’te Kahramanmaraş merkezli 7.7 ve 7.6 büyüklüğündeki iki yıkıcı depremle sarsıldık. Bu depremlerde en az 20 bin 662 bina yıkıldı ve resmi açıklamalara göre 46 binin üzerinde vatandaşımız hayatını kaybetti. Yakın tarihimizin en büyük felaketlerinden birini yaşadık. Milletçe kenetlenip yardıma koştuk. Acımız büyük, yüreğimiz yangın yeri...
"Bu Felaketler Kader mi?"
Deprem dahil yaşadığımız tüm yıkımların sebebi, daha çok kazanmak uğruna ahlaki ve insani değerlerin ayaklar altına alınması, liyakatin ve adaletin yok edilmesidir. Peki, sorumlu kim? Sadece yönetenler mi? Hayır. Onların yanlışlarına ses çıkarmayan, değişik kaygılarla o yanlışları görmezden gelen herkes suçludur. Hepimiz sorumluyuz.
Peki, kurtuluş için sadece akıl ve bilim yeterli midir? Hayır. Ahlak da gereklidir. Gerçeğe bağlı kalmalı ve daima birbirimize doğruları söylemeliyiz. Devlette liyakatin esas alınması için fırsat eşitliği ve adaletin sağlanması şarttır. Cumhuriyetimiz, saltanata son vererek vatandaşların eşitliğini sağlamıştır. Böylece “liyakat sahibi” Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları devletin en üst makamlarına kadar yükselebilmiştir.
Liyakat ile İlgili Bir Kıssa
Süleyman Peygamber bir sefer için hazırlık yapmaktadır. Bütün kuşlar, hünerlerini, bilgilerini ve işlerini Süleyman’a birer birer sunmaktadırlar. Bu, bir büyüklük göstergesi değil, Süleyman’ın huzurunda kendilerine bir yol açmak içindir. Sıra Hüdhüd’e geldiğinde, Hüdhüd şöyle der:
“Ben yücelerde uçarken yukarılardan kesin bir gözle bakarak yerin dibindeki suyu görürüm. O su nerededir, derinliği ne kadardır, rengi nedir, nereden kaynıyor, topraktan mı, taştan mı? Bilirim. Ey Süleyman! Ordugâhın için seferde bu bilgiye ihtiyacın olacaktır.”
Bunun üzerine Süleyman Peygamber: “Derin, susuz çöllerde sen bize ne iyi arkadaşsın,” diyerek Hüdhüd’ü ordusuna alır. Bu hikâyede görüldüğü üzere, Süleyman Peygamber adayların yeteneklerini değerlendirip, liyakati esas alarak onları görevlendirmiştir.
Liyakatin önemi, bireyden topluma kadar oldukça büyüktür. Liyakatle yapılan işe alım ve terfi süreçleri, hem işletmelerin başarısına doğrudan katkı sağlar hem de toplumun huzurunu inşa eder. Türklerin en büyük düşmanı iltimastır. İltimasa prim vermeden, dünyada lider markaların oluşumuna katkı sağlamak ve toplumumuzu refah dolu yarınlara taşımak için liyakat anlayışını asla unutmamalıyız.
1-7 Ekim tarihleri arasında kutlanan Camiler ve Din Görevlileri Haftası’nı tebrik ediyor, bir sonraki yazımda yine bu konuya devam edeceğimi belirtiyorum.
Bir sonraki yazımda görüşmek dileğiyle, sağlıcakla kalın!












