Gece 00:36
Yorganın altındayım ama beynim ışıltılı bir TED konuşmasında sanki.
Uyuyamıyorum.
Çünkü içimde uyumamış çocukluk travmaları, ergenlik utançları ve son görülmesi 7 saat önce olan bir kişi var.
Telefonu elime alıyorum.
Google’ı açıyorum.
Yazmaya başlıyorum:
“nasıl mu…”
Google tamamlıyor:
“nasıl mutlu olunur?”
Enter’a basıyorum.
Yüzlerce başlık:
10 Adımda Mutluluk
Japonların Mutluluk Sırrı
Sabahları Gülümseyerek Uyanmanın Psikolojik Faydaları
Mükemmel Smoothie ile İçsel Dinginlik
Ama hiçbirine tıklamıyorum.
Çünkü ben gerçekten bilmek istemiyorum.
Ben sadece… biri bana sorsun istiyorum:
“Mutlu olmak istiyor musun gerçekten? Yoksa sadece mutsuzluğuna alıştın mı?”
Google’a tekrar bakıyorum.
Yeni şeyler yazasım geliyor.
“Kalp kırıklığı kaç günde geçer?”
“Kendine sarılmak etkili mi?”
“Yastık ağlamayı emiyor mu?”
Ama yazmıyorum.
Sadece bakıyorum.
Ekrana değil, kendime.
Mutluluk denen şey bir link değil.
O, açılmamış bir sekme gibi duruyor içimizde.
Belki tıklasak güzel şeyler olacak, ama o “beklentiler çökebilir” uyarısı hep kafamızda yanıp sönüyor.
Telefonu bırakıyorum.
Kafamda hâlâ Google açık.
Arama çubuğunda şu yazıyor:
“Bir gün gerçekten iyi olacak mıyım?”
Ve altında şu otomatik öneri:
“Bunu sen bileceksin.”
Bazen ararız ama bakmayız.
Bakmayız çünkü bakarsak belki orada kendimizi göreceğiz.
Ve belki de…
o tıklanmamış “10 adımda mutlu ol” başlığı, hepimizizdir.